Sahaflığın yan etkilerinden biri, bazen okuduğunuz ya da okumak için ayırmayı düşündüğünüz bir kitabı satmanız, daha kötüsü satışa henüz koymadığınız kitapların arasında kaybetmenizdir. Böyle durumlarda kitabın yazarını ve adını da tam olarak hatırlamıyorsanız, zihninizde kalan kırıntılarla tekrar o kitabın peşine düşersiniz. Yeniden elde etme süreniz uzadıkça, bu bekleyiş zihninizde kitabın sizi etkileyen taraflarını abartmanıza ve kitaba olan ihtiyacınız üzerinde hayal gücünüzü zorlamanıza sebep olur.

Zihninize takılı kalan böyle bir kitabın izini sürerken elinizde birtakım ipuçları vardır: Yayınevi, konu, başlık... Yazarlar çoğu zaman okuduktan sonra bile hatırlanmazlar. Hafıza dediğimiz ihtiyar kütüphaneci, zamanla okuduklarınızı küçük parçalara ayırır ve zihin kütüphanenizin dosyaları arasına dağıtır. Hatırlamak çoğu zaman efemeral nitelik kazanmış kupürleri, parçaları ve fragmanları o anki bağlamınıza göre yeniden bilincin dikkatine sunmaktır. İnsan beyninin telif haklarına pek saygısı yoktur.

Zihin kütüphanemin içinde kaybettiğim bu kitaplardan biri de Pier Vittorio Aureli’nin Lemis Yayınları’ndan çıkan “Az Yeterlidir: Mimarlık ve Asketizm Üzerine” isimli kitabıydı. İlk bulduğum yer popüler bir zincir kitapçının özensizce sınıflandırılmış bir rafıydı. Doğrusu başlığın son kelimesi “Asketizm” olmasaydı ilgimi de çekmezdi muhtemelen. Ancak aldığımı ve hemen hızlı bir şekilde okuduğumu hatırlıyorum. Böyle küçük, kendi halinde kitaplara —65 sayfa— her zaman dikkat edilmesini salık veririm. Uzun yazmanın çok da matah bir şey olmadığını düşünüyorum. Kısa bir metinde yazar ya da konuşmacı bütün zihnî melekelerini sergileyerek konuyu olabildiğince öz hale getirir ve okuyucunun dikkatine teslim eder.

Esasen mimarlık, haliyle mekan üzerine yazılmış bir kitabın, benim gibi efemera ile uğraşan bir sahafı ilgilendirmesinin birkaç farklı nedeni olabilir. Ama özellikle kapitalizmin insan hayatına müdahalesi ve tek tek insanların buna karşı onurlu bir tavır geliştirmesi bağlamında bir şeyler dile getiriliyorsa, bu benim için aynı zamanda şahsi bir meseledir.

Öncelikle yazarın asketizm olarak tarif ettiği tavrı ve bunun ortaya çıkış biçimini kendi süzgecimizden geçirmek gerekir. Yazarımız Mimar Aureli’nin asketizmin kökeni ve sonrasında toplumsal konumlandırılışı üzerine birçok değerli fikri var. Meraklılarına tavsiye ederim. Ancak yazarın; asketizmin “öznelere belirli alışkanlık ve kurallardan meydana gelen, kendi seçimleri olan biçime göre yapılandırarak pratiklerinin odağına kendi yaşamlarını koyma imkanı verdiğini” bir ön düşünce olarak kısa süreliğine kabul edebiliriz. “Az”ı tercih ederek kendini kapitalizmin ürettiği borç/borçlandırma ve yaratıcılığın sömürülmesi/istismarı ilişkilerinin dışına çıkarmak olarak —hiç Weberyen olmayan bir yaklaşımla— çerçevelediği bu yaşamsal tavrı (ars vivendi) anlayabiliyorum. Bu yaklaşım çoğu eğitimli ve bir çeşit prekarya olan sahafların tavrına da yakın düşüyor. Kendi yaratıcılıklarını kamusal veya özel “işverenlerin” sömürüsüne terk etmek istemeyen insanların seçtiği yollardan biri, bir meslek olarak kendini gösteriyor.

Ancak dış dünyaya yapılan müdahalelerle, ondan ayrışmakla kendini korunaklı kılmak aslında çok da mümkün değil. Bizzat kapitalizmin gelişmesinde bu asketik tavrın etkisi olduğunu zaten Weber bize söylüyor. Doğrusu bu topraklarda bir dervişanelik arıyorsak, bunu dış dünyayla aramıza bir fasıl koyarak yapamayacağımızı biliriz. Bizler için içle dış ayrımının olmadığı bir mayalanma; hem kişinin hem işin hem de mekanın ortak ve eş zamanlı değişimi ile anlatılabilir. Haliyle sahaf mekanı bir manastır odası değil; kitabın, insanın ve zamanın buluştuğu bir birlik mekanı olarak tasavvur edilebilir.

Kitabın benim hafızamda yer etmesine sebep olan en önemli mesele, aza razı olmanın —diğer birçok iyi niyetli düşünce gibi— kapitalizm tarafından istismar edilebileceğine dair mimari üzerinden getirdiği itirazdı. Bu düşüncenin bir mekan (o dönemde dükkan) içinde yansımalarını görmeye çalışmak ilgi çekici gelmişti. Kitabı kaybedip tekrar bulmam ve iki okuma arasında geçen sürede ben, mekan sahibi bir sahaftan lamekân(!) bir sahafa, adeta bir seyyara dönüştüm. O günlerde de "dükkan sahaflığın lazimesinden midir?" diye sorsalar belki hayır derdim. Ancak bugün kendi pratiklerinin ve seçimlerinin odağına “kendi yaşamlarını” koymak düşüncesini daha sorunlu buluyorum.